04 Kasım 2009 Çarşamba

HAMAL KISSASI





Eski zamanlardı. Yolların olmadığı zamanlar... Demek ki fakirdi bizim gibi çoğunluk, bu nedenle taşınacak yüklere talip olacak hamallar bulmak zor olmuyordu...
Yanımdaki hamalla yola çıktık.
İhtiyardı. Kendinden büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise birkaç bavul vardı sadece, onunkinin çeyreği...
Diyordum ki içimden 'Çok gitmeden kıvrılırsa titreyen bacakları, yüklenirim sırtındaki yükün yarısını!..' Nitekim çok geçmeden dedi ki:
'Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!...
'Ne molası, dedim ona hayretle. Ben daha terlemedim!..' Sözüme aldırmadı. Durdu. Çöktü.
Salarken yükünün ipini 'Sen de dinlen hadi' dedi. Benim canım sıkılmıştı bu işe.
Genç olduğumu, ondan kuvvetli olduğumu, bunun gibi bir bunakla yola çıkmamın ne büyük hata olduğunu düşünüyordum.O ihtiyar, bir bacağını azıcık uzatmış halde sessizce dinleniyorken, ben huzursuz bir şekilde ayakta dolanıyordum.
Bir saat kadar sonra yine durdu, oturdu, dinlendi. Ben kızgınlıkla dolandım etrafında... 'Yükünü indirip sen de dinlen', demesine aldırmadım, ona daha çok kızdım...
Sonra yine durdu. Bana da 'dinlenmemi' söyledi yine ama dinlenmedim. Yarım saat sonra 'dinlenelim mi' diye sordu, aksi aksi başımı salladım...
Kaçıncı molasıydı hatırlamıyorum, birden bire dizlerimin bağı çözüldü. Kafamın içinde uçuşan kara kara sinekler sustu, çöküp kaldım. Kayış kolumdan çıktı, sırtımdaki bavullar kaydı.
Ne kadar zaman geçtiğini fark etmedim. Uyumuştum da uyandım mı, yoksa bayılmıştım da ayıldım mı anlamadım... Baktım kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarımı da bağlamıştı. Küçük tasına birazcık su koyup dudağıma dayadı, içtim. Sonra koluma girerek;'Hadi kalk, dedi. Bana yaslan.
Ağır ağır gider ve bir süre sonra gene dinleniriz.' Dediğini yaptım. Omzundan güç aldım, ama asıl anlattıkları iyi geldi bana. 'Ben yılların hamalıyım, dedi. Nice pehlivan yapılı adamlar gördüm. Çoğu, dinlenmek istemediklerinden yükleriyle birlikte kendilerini de toprağa serdi sonunda... Yolda gördüğümüz saçılmış kuru kemiklerin çoğu, anlattığım bu insanlara ait...
Halbuki bir yükü 'taşımak' bizim işimiz, 'altında ezilmek' değil!.. Unutma ki bir yük , taşıdıkça ağırlaşır. Dinlenerek sen yükünü hafifletiyorsun! Belki günün birinde hamallığın şekli değişir. Belki o günleri ben göremem. Ama sen kavuşursan o zamanlara, aman ha, kafanın içinde de sakın yük taşıma... Akşamları bırak ve hafifle...
Sabah dinlenmiş olarak yeniden tekrar taşırsın yükünü. Bizim işimiz, bugünü yarına taşımak, bugünün altında yok olmak değil.
Çünkü yarınlarda bizi bekleyenler var, taşıdıklarımızı bekleyenler..

02 Kasım 2009 Pazartesi

Hayırsız EvLatLar İçin..


İhtiyar adam, tapu dairesinden çıkarken sevinçliydi. Oturduğu evin tapusunu çocuğunun üzerine kaydettirmişti. İçinden "Ölümlü dünya" diye geçirdi. "Biz öldükten sonra oğlumun birçok işlemle uğraşması gerekmeyecek. Neden eziyet çeksin yavrum!"
Ömer''in kendisini neredeyse zorla doktora götürüşünü hatırladı. "Kerata, amma da ısrar etmişti. Sağlığıma verdiği önem kadar ziyaretime de gelse ya."
Eve döndüğünde, karısı onu karşıladı. Biraz durgun gibiydi. Adam, koltuğa oturdu, koynundaki tapu kâğıdını çıkardı, "Bu nedir biliyor musun hanım?" diye sordu. Ve cevabını beklemeden anlattı: "Yarın ne olacağı bilinmez, vademiz gelir de ölürsek oğlumuz uğraşmasın diye, evin tapusunu onun üzerine yaptım."
Eşi adeta fısıldadı:
- Ömer de bugün gelmişti... Öğleden önce.
- Öyle mi, vay hayırsız. Demedin mi uzun zamandır niye görünmüyorsun diye.
Kadın, kocasını dinlemiyor gibiydi. Masadaki kâğıdı gösterdi, "Bunu getirmiş" dedi. Sesi titriyordu. Yaşlı adam, masaya uzandı, kâğıdın bir mahkeme kararı olduğunu gördü. İçinden yavaş yavaş okudu: " Yaşı ilerlediği ve muhakemesi yerinde olmadığı doktor raporuyla tesbit edildiği için, taşınır taşınmaz varlıklarının, resmi vârisi oğlu Ömer tarafından idaresine karar verilmiştir." Mahkeme kararı, yaşlı adamın elinden yavaşça yere kaydı. Oğlunun neden kendisini ısrarla doktora götürdüğünü anlamıştı. Yüreğindeki sızıyı bastırmaya çalışarak, "3 senedir uğramadık; köydeki ev acaba nasıldır?" diye sordu eşine.
- Canım ne olacak bir günde temizlerim ben, cevabını verdi kadın.
- O evde dizlerin üşürdü senin.
İhtiyar kadın, daralan göğsüne hafifçe elleriyle bastırdı. "Yüreğimin üşümesi daha kötü" diye düşündü. Kocasına, "Merak etme üşümem, üşümem" cevabını verdi.
Adam, tapuyu karısına uzattı. "Oğlan geldiğinde aramasın, görülebilecek bir yere koy" dedi.
Kadın, telâşla hazırlanıyordu. Fotoğrafları duvardan toplarken, oğlununkine bir an baktı; aldı; sonra çantaya koymaktan vazgeçti. Masadaki kâğıtların üzerine ters olarak bıraktı. En son duvardaki küçük bir patiği aldı, öptü; bu, büyük torununa ördüğü, ama küçük gelmeye başlayınca hatıra olarak sakladığı mavi patikti. Çantaya fotoğrafların yanına koydu... Mavi patik gözyaşlarıyla ıslanmıştı.

09 Ekim 2009 Cuma

Muhiddin Arabî

Muhiddini Arabî bir dağa çıkıp:
-Sizin taptıklarınız benîm ayağımın altındadır; diye bağırmaya başladı. Bu söz üzerine zamanın uleması Muhiddin Arabi'nin (Allah benim ayağımın altındadır) dediğine hükmederek küfrüne; kail oldular ve idamına hükmettiler. Kabrini bile belli bir yere değil bir dağa yaptılar. Fakat Muhiddin Arabî Hazretleri bir sözünde:
- İza dehaleşşini ilâşşın, zahara kabr-i Muhiddin (Sin sına girdiği zaman Muhiddin'in kabri ve muradı anlaşılır) demişti.
Aradan asırlar geçti. Yavuz Sultan Selim Han Şam'ı fethetti. Orada bu hadiseyi duyup Muhiddin Arabi'nin kabrinin nerede olduğunu sordu. Kimse Muhiddin-i Arabi'nin kabrinin nerede olduğunu bilmiyordu
Dağda koyun otlatmakta olan çobanlara kadar Muhiddin Arabi'nin kabrinin nerede olduğunu soruyor fakat kimseden mutmain bir cevap alamıyordu. Sadece çobanın bir tanesi:
— Efendim dedi, ben kabrin nerede olduğunu bilmiyorum. Fakat şurada bir yer var ki, oradan ne koyunların birisi bir ot yer ne de oraya bir hayvan basar. Oranın otları kendi halinde büyür ve zamanı gelince de kurur gider, dedi. Bunun üzerine Sultan Selim, oranın Muhiddin Arabi'nin kabri olduğuna karar verip kazdırdı. Baktılar ki, cesedleri olduğu gibi duruyor. Oraya muhteşem bir türbe yaptırdı. Sonra O'nun niçin İdam edildiğini sordu.
Oradakiler:
— Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır, dediği için idam edildiğini söylediler.
Bu defa; Sultan Selim Han, bu sözü nerede söylediğini araştırıp orayı da buldu. Orayı kazmalarını emretti. Kazdıklarında oradan bir küp altının çıktığını gördüler. Yavuz Sultan Selim şöyle söyledi:
- Hazreti Peygamberimiz, zamanın küfür meclislerine binaen «Dininiz paranız, kıbleniz kadınlarınız» buyurmadı mı? İşte Muhiddin-i Arabî de buna dayanarak, taptığınız ayağımın altında demekle, benim ayağımın altında altın var demek istemiş ama, o zaman bunu kimse anlayamamış ve Muhiddin'i haksız yere idam etmişler, buyurdu. Böylece Muhiddin-i Arabi'nin iki kerameti birden zuhur etmiş oluyordu; biri paranın yerini bildirmesi, biri de Yavuz'un gelip hadiseyi aydınlığa kavuşturması...
Muhiddini Arabî H. 638 (M. 1240)'da vefat etmiş ve Şam'ın Kasyon dağına defnedilmiştir.
Muhiddin-i Arabi idam edilmeden önce hücreye atıldığında aynı hücrede bir kişi daha vardı. Araların da şöyle bir konuşma geçti.

- ya imam sana üç şey sormak istiyorum.
- Sor bakalım.
- Sabır nedir?
- Ben şimdi nazar etsem şu kapılar teker teker açılır ve ben çıkar giderim.
Dedi ve kapılar açılmaya başladı.
- Fakat ben Allah c.c un beni bu şekilde imtahan etmesine tahammülüm sabırdır dedi.
- Peki kanaat nedir?
- Ben şimdi nazar etsem şu yerdeki çakıl taşları altın ve gümüş olur dedi
Ve yerdeki çakıl taşları altın gümüş olmaya başladı.
- benim şu anda ne lambamda yakacak yağım nede yiyecek ekmeğim var ben ise bu halime şükrediyor ve sabrediyorum işte bu kanaattir
- peki fütüvvet (delikanlılık) nedir.
- Bu soruna yarın cevap vereyim diyor ve uyuyorlar.
- Soruyu soran zat rüyasında mahşerin kurulup herkesin hesaba çekildiğini görüyor. Muhiddin-i Arabi nin yanına gelen melekler şu müjdeyi veriyor sana azda olsa muhabbeti olan kişileri Allah c.c cennetine koydu diyor. Fakat Muhiddin-i Arabi dua etmeye başlıyor.
- Yarabbi ben sadece bana muhabbeti olanların değil. Beni sevmeyenlerinde cennete girmelerini istiyorum diye dua ediyor ve o zata dönerek.
- İşte fütüvvet (delikanlılık) budur diyor.

Allah şefaatlerine nail eylesin. İnşallah dualarımızda bizlerde böyle cömert olalım ki Peygamber efendimiz sav inde buyurduğu gibi “ duasında cömert olmayanın yapmış olduğu duanın Allah katında değeri yoktur”

26 Ağustos 2009 Çarşamba

kıssadan hisse-1

Günün birinde kis gelince sicak ülkelere gitmek istemeyen bir minik serçe varmis. Havalar sogumaya baslayinca minik sereçenin tüm arkadaslari sicak ülkelere gitmisler fakat bizim minik serçe gitmemis. Havalar öyle sogumus ki minik serçe soguktan donmak üzereyken o da sicak ülkelere uçmaya karar vermis ve sicak ülkelere dogru uçmaya baslamis. Ama hava öyle sogukmus ki minik serçe uçarken soguktan kanatlari donmus ve bir tarlanin ortasina düsmüs. Minik serçe tam sonunun geldigini düsünürken
oradan geçen bir inek üzerine pislemis. Minik serçe bu tezegin sicakligiyla tekrar canlanmos ve civildamaya baslamis. Minik serçenin sesini duyan bir kedi minik serçeyi tezegin içinden çikartip temizlemis ve bir güzel yemis.

BU HIKAYEDEN ÇIKARTILACAK DERSLER:

1- Senin kafana eden herkez düsmanin olmak zorunda degildir.
2- Seni pisliğin içinden çikartan herkez de dostun olmak zorunda degildir.
3- Pisliğin içinde rahat ve mutlu isen sesini çikarma

HER İŞTE BİR HAYIR VARDIR

Bir zamanlar Afrika'daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi:
"Bunda da bir hayır var!"
Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki her zamanki sözünü söyledi:
"Bunda da bir hayır var!"
Kral acı ve öfkeyle bağırdı: "Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?"
Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı. Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını fark ettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler. Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.
"Haklıymışsın!" dedi.
"Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi"
"Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı.
"Bunda da bir hayır var"
"Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral.
"Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir"
"Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi?"
Ve sonrasını düşünsene?

20 Ağustos 2009 Perşembe

BU DA GEÇER

Bir gün bir Kral, emrindeki bilge adamları çağırır ve sorar:
“Bana öyle bir cümle bulun ki, her durum yer ve zamanda geçerli olsun. Hiçbiriniz yanımda olmadığında da bana yardım etsin, yol göstersin. Böyle bir cümle var mı?”
Kralın bu sorusu karşısında bütün bilgeler derin düşüncelere dalar. Her durumda, her yerde geçerli olan bir cümle… Her neşe, üzüntü, yenilgi, zafer durumunda… Bilgeler uzun uzun düşünürler. Aralarında tartışıp hem üzüntüde, hem telaş hem sevinçte, her yenilgi ve kazançta geçerli olabilecek cümlenin ne olabileceğini bulmaya çalışmışlar. Yaşlı bir bilge hepsinin aklına yatan bir cümle söyler. Cümleyi bir kağıda yazıp Kral’a verirler. Sadece çok tehlikeli bir durumda açmasını söylerler. Merak etse de Kral, kağıdı yalnız ve tehlikedeyken açacağına söz vererek elmas yüzüğünün altına yerleştirir.
Birkaç gün sonra komşuları Kral’ın ülkesine saldırır. Beklenmeyen ve tüm komşuların birleşip gerçekleştirdiği saldırı o kadar güçlüdür ki, kahramanca savaşmasına karşın Kral’ın ordusu yenilir. Düşmanın Kral’ı esir almak üzere saraya yaklaştığını gören adamları, Kral’ı atına atlaıyıp kaçması için ikna ederler. Arkasındaki ordudan kaçan Kral atını uzaklara sürer ve kendini ormanın derinliklerinde bulur. Derken, yolun bittiğini görür, yolun sonu derin bir uçuruma açılır. Geri de dönemez, çünkü arkasındaki atlılar, sesleri duyulacak kadar yakındır. Telaş içinde ölümünü beklerken aklına yüzüğündeki kağıt gelir. Yalnız ve tehlikede olduğu için kağıdı açabilecektir ve o da öyle yapar.
Kağıtta şu küçük ama etkili cümle yazıyormuş: Bu da geçer. Kral cümleyi defalarca okur ve anlar. Vadiden ileriye, bir kaç gün öncesine kadar kendisinin, ülkesinin olan topraklara bakarak düşünür: “Bu güzellik şimdi yok, evet her şey geçer. Bu geçtiyse, tehlike de geçecektir!” Gördüğü manzaranın güzelliğini izleyerek rahatlar takibindeki düşmanları unutur. Bir kaç dakika sonra farkeder ki atlıların sesleri gelmiyor. Düşmanın yanlış tarafa yöneldiğini ve kurtulduğunu anlar.
Cesur Kral ordusunu yeniden toplar ve düşmanlarla savaşarak ülkesini geri kazanır. Halk mutluluk içinde festivaller düzenler. Kral zaferi kazanıp ülkesine vardığında başına her köşeden, her evden çiçekler atılarak karşılanır. İnsanlar dansedip şarkılar söyleyerek kutlama yaparken Kral düşünür; “Ben en cesur ve güçlü kralım. Beni yenmek kolay değil!” Bütün bu kutlamalar egosunu kabartır. Birden yine elmas yüzüğünü hatırlar. Kağıdı yeniden açarak okur: Bu da geçer.
Sessizce düşünür, yüzü tamamen değişir; egoist yüzü, alçakgönüllü bir bakışla değişir.
Eğer geçecekse, senin değildir.
Yenilgi de senin değildi, zafer de.
Sen sadece izleyicisin. Her şey geçer.
Hayat gelir geçer, mutluluk gelir geçer, acı da.
Biz izleyiciyiz.

02 Temmuz 2009 Perşembe

Her Kab İçindekini Yansıtır

Nefsinin esiri olan kimseler, huzurun ne olduğunu ve nerede bulunduğunu bilmezler ve kıymetini de anlayamazlar.

Sa’di-i Şirazi hazretleri şöyle bir hikaye anlatır:

“Bir hükümdarın acemi bir kölesi vardı.
Bir gün bu köle ile gemiye binmişti. Köle o zamana kadar hiç
gemiye binmemiş ve deniz görmemişti.
Gemi yolculuğunun birtakım sıkıntıları ve zorlukları vardı. Köle,
gemi limandan ayrıldığı andan itibaren titremeye başladı.
Ne yaptılarsa köleyi sakinleştiremediler.

Gemide âlim bir kişi vardı. Hükümdara;

(Müsaade ederseniz ben onu susturayım) dedi.
Hükümdar da o zata izin verdi.
O zat, köleyi denize attırdı.
Köle birkaç kere suya battı, çıktı.
Geminin bir tarafına can havliyle tutundu.
Onu saçından tutup gemiye aldılar.
Bu olaydan sonra köle, köşesinde sessiz ve sakin oturdu.

Hükümdar âlimden bu işin hikmetini sordu.

O da; (Köle suya girmeden evvel, gemideki selametin
kadrini ve kıymetini bilmiyordu.İşte huzurla, saadet ve sıhhat de böyledir.
Huzur içinde yaşayan, mesut olan, bir felakete uğramadıkça,
o huzur ve saadetin kıymetini bilmez. İnsan hasta olmadıkça da, sağlığının kıymetini bilmez) dedi.”
Netice olarak, içi aydın olan, huzurlu olan dışına ışık ve huzur verir.
Zira her kabdan, içinde olan, dışarı sızar!..